Bundan dolayı ilacın ve eczacılığın tarihi ilk insanlarla başlamış ve uygarlığın gelişmesine paralel olarak ilaç ve eczacılıkta da gelişmeler olmuştur. 100 yıllar boyunca tıp ve eczacılık bilimleri birlikte gelişmiş ve usta - çırak yöntemi ile doktor ve eczacı yetişmiştir. Bu süreç içinde eczacılık tıp bilimi içinde kalmış ve hastalarını muayene eden doktorlar tedavi için gerekli gördükleri ilaçları da bazen basit araç ve gereçlerle kendileri hazırlamışlardır. Daha sonraları Avrupa'da XVIII. y.y.'da "Eczacılık Mesleğinin" tıp mesleğinden tamamen ayrılması ile ilgili bazı gelişmeler olmuştur.
Fakat eczacılık okullarının açılması XVIII.y.y.'m ikinci yarısında gerçekleşebilmiştir. Aynı yüzyıllarda diğer bilimlerde görülen gelişmelerle birlikte tedavide kullanılan ilaç sayısının da çok fazla artması eczacılık mesleğinin önemini ortaya koymuştur. Bu gelişmeler süresi içinde ilaçların eczanelerde hazırlanması XIX. y.y.'ın sonuna kadar klasik şeklini korumuştur. Fakat ilaç maddelerinin elde ediliş tekniklerinin geliştirilmesi, ilaç etken maddelerinin ve ilaç şekillerinin sayısının çok artması eczacılığın günümüzdeki modern hale gelmesine neden olmuştur. Anadolu uygarlıklarında değişik zamanlarda yaşamış Galenos ve Dioscorides gibi eczacılık ile ilgili önemli çalışmalar yapmış alimler eczacılık tarihinde daima hatırlanacaktır. İslam tıbbında önemli yer tutan hastanelerde eczanenin bulunduğu ve daha sonra Selçuklu ve Osmanlı devirlerinde de değişik sağlık kuruluşlarında bugünkü eczacıların karşılığı olarak kabul etmemiz gereken, drog sağlamak ve ilaç hazırlamak işleri ile görevli uzman kişilerin bulunduğu bilinmektedir. Çok eski yıllardan günümüze kadar belli hastalıklara karşı tedavi edici özellikleri bilinen bitkisel, hayvansal ve anorganik maddeler karışımı olan formüller kullanılmıştır.
Bu formüller eski tıp kitaplarında sık rastlanılan ilaç terkipleridir. İşte bunları hazırlayanlar eczacılık mesleğinin öncüleri olan ilk eczacılardır. Türkiye'de bugünkü anlamda eczacı yetiştiren ilk öğretim kurumunun Sultan II. Mahmutdevrindel839 yılında bugünkü Galatasaray'da öğrenime başlayan Askeri Tıp Okulu içinde "Eczacı Sınıfı" olduğu bilinmektedir. Bugünkü İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesinin başlangıcı olarak kabul edilen bu öğretim kurumunda eğitim 3 yıldı ve laboratuar çalışmaları yanında eczanede pratik yapmak zorunluluğu da vardı. 1840 yılında buradan mezun olan Ahmet Mustafa Bey Türkiye'de diploma almış ilk eczacıdır. Bu şekilde ordunun eczacı gereksinimi uzun yıllar karşılanmıştır. 1840'lı yıllarda çok kısa bir zaman bu okulda müdürlük yapmış doktor Bernard tarafından ilk Türk Farmakopesi "Pharmacopea Castrensis Ottomana" yayınlanmıştır. Bu okulda hocalık yapan bazı öğretim üyeleri yurt dışındaki üniversitelerden diploma almış kişilerdi. Askeri Tıp Okulu'nda 1870 yılına kadar öğretim Fransızca yapılmış ve bu tarihten sonra Türkçe öğrenime geçilmiştir. Yurdumuzda Askeri Tıp Okulu'ndan sonra açılan ve 1867 yılında Türkçe olarak öğrenime başlayan Sivil Tıp Okulu'na bağlı olarak açılan "Sivil Eczacı Sınıfı" ndan 1872 yılında diploma alan Yosef Mois Bey ilk sivil eczacıdır. Bu okul 1894 yılında Kadırga'ya taşınmış sonra da 1909 yılında eczacı mektebi binası olmuştur. Sivil eczacı sınıfında yapılan dersler askeri okuldaki sınıfta olduğu gibi benzer şekilde yürütülmüştür.
Buradan mezun olan eczacılardan Ahmet Hamdi Bey eczane açan ilk Türk eczacılardandır. Yine eczacı Ethem Pertev bey ilk Türk müstahzarı Pertev Şurubunu yapmış ve hazır ilaç üreten laboratuar kurmuş eczacılanmızın öncülerindendir. 0 yıllarda aktarlar ilaç yapımı için gerekli maddeleri sağlayarak işlerine devam ediyordu. Özellikle Mısır Çarşısındakiler çok meşhurdu. Bunlar arasında değişik ilaç yapan ve satanlan da vardı. 0 yıllarda batıdaki gibi Türkiye'de modem anlayışla açılmış eczanelerde ilaç yapımında Fransız eczacılarının kullandığı ilaç kitaplarından yararlanılıyordu. Ordunun eczacı gereksinimi karşılamak amacıyla 1876 - 1890 yıllan arasında Haydarpaşa Askeri Sağlık Mektebi içinde genellikle pratik olarak uygulanan bir eczacılık eğitimi verilmiştir. Eczacılık tarihimizde bu grup "Haydari Diplomalı" eczacılar olarak bilinmektedir. Amerikalıların işlettikleri "Merkezi Türkiye Yüksek Koleji" nden de diplomalı az sayıda eczacı yetişmiştir. Şam Tıbbiye Mektebi'ne bağlı olarak açılan eczacı bölümünde de eğitim 3 yıldı ve staj yapma zorunluluğu vardı. Buradan 289 eczacı mezun olmuştur. 1914 yılında kapanan okuldan bazı hocalar İstanbul'a gelmiş ve öğrenci yetiştirmeye devam etmişlerdir. 1908 yılında II. Meşrutiyet'in etkisi eczacılık öğreniminde de görülmüştür. 1908 yılının sonlarında askeri ve sivil eczacı sınıfları birleştirilerek "Paris Yüksek Eczacılık Okulu"nun programına benzer bir programla tıbbiyeden kısmen bağımsız "Eczacı Mekteb- i Âlisi kurulmuştur. Kadırga'daki bu "Yüksek Eczacılık Okulu'nda eğitim üç yıl idi. Fizik, anorganik kimya, botanik, organik kimya, zooloji, mikrobiyoloji, ve halk sağlığı, analitik ve farmasötik, biokimya, adli tıp, toksikoloji, farmakoloji, farmasötik teknoloji dersleri veriliyordu. Ayrıca staj yapma zorunluluğu da vardı. Okulu bitiren eczacı Osmanlıca ve Fransızca yazılmış bir diploma alıyordu. 20.yüzyılın başlarında eczacılık alanında durumumuzu İngiltere ile karşılaştığımızda benzer durumlar görmekteyiz. Eczacılık eğitimi, eczanelerin durumu, ilaç imal edilmesi, ilgili demeklerin kurulması, eczacılık dergilerinin ve kodeks hazırlanması bu yıllarda gerçekleştirilmiştir. Cumhuriyetin getirdiği yeniliklerle birlikte eczacılıkta da yeni gelişmeler olmuştur. Kız öğrenciler eczacılık okuluna kayıt olmuştur. İlk eczane açan Fatma Belkıs Derrnan hanımdır.
1933 yılında Büyük Atatürk'ün emirleri ile İstanbul Üniversitesinde reform yapılmış ve kararlaştırılan değişiklik ile eczacı okulu Fen fakültesine bağlanmıştır. Okul 1944 yılına kadar öğretime bu şekilde devam etmiştir. 1944 yılında tekrar Tıp Fakültesine bağlanan Eczacı Okulu 1962 yılında Fakülte olmuştur. Türkiye'de İlk doktora yapmış olan eczacı, 1926 yılı mezunlarından Muammer Enver Bey'dir.
I- ECZACILIĞIN KÖKENLERİ
Tıp ve eczacılığın kökenleri hakkında elimizde hiç bir kesin bilgi
bulunmamaktadır.Tarihten önceki dönemlerde yaşamış olan topluluklardan
kalan bazı kalıntılar ve bilhassa zamanımızda yaşayan bazı ilkel
toplulukların yaşayış ve davranışlarından yararlanarak bazı sonuçlara
varmakta isek de, bunların ne ölçüde doğru olduğunu saptamak olanağına
sahip değiliz.. Belkide ilk insanlar bizim tahminlerimizden çok başka
bir yaşayış şekline sahiptiler.Bununla beraber hastalığın en az insanlık
kadar eski olduğunu kabul etmekte hiç bir sakınca bulunmamaktadır. Bazı
hayvan kemik fosillerinden görülen belirtilere göre, hastalıklar ve
hastalık amilleri insandan önce dünyada bulunuyordu. Bu nedenle çok eski
çağlarda da, insanların hastalıklar ile savaşta bazı yöntemlerinin
bulunduğunu kabul etmek gerekir. Bu dönemlerde de bazı şahısların
diğerlerini iyi etmek için gayret sarfettikleri düşünülebilir. Bu ilk
iyileştiricilerin ^^ Büyücü ^^ ( Afsuncu ) ler olduğu
sanılmaktadır.Bunlar, hasta kişiyi iyileştirmek için yanlız ^^ Büyü ^^ (
sihir ) den yararlanıyorlardı, ve hiç bir maddi ( İlaç )
kullanmıyorlardı. Bu nedenle bu ilkel dönemlerde, eczacı veya
ezcacılıktan söz edilemez.
İlaçlar ile ilgili en eski bilgiler milattan 3000 yıl kadar önce
yazıldığı saptanmış olan Sümer tabletlerinde bulunur. Daha sonraları,
Mısır Papirüslerinde, Çin, Hint, Arap ve Acem yazmalarında bu konuda
geniş bilgi vardır.
II- ESKİÇAĞ'DA ECZACILIK
Diğer alanlarda olduğu gibi eczacılık sanatının da uygar insanlığın
beşiği olan , yakın doğu, ( Mezapotamya, Anadolu ve Mısır ) da doğduğu
kabul edilmektedir. Eski çağda ilaçların genellikle bitkisel kökenli
droglardan hazırlanması nedeniyle, bu dönemde eczacılık ^^ Drogları
tanıma ve bunlardan basit yöntemlerle , ilaç hazırlama ^^ düzeyinde
bulunuyordu.
III- ORTAÇAĞ'DA ECZACILIK
Avrupanın tam bir cehalet dönemi yaşadığı bu çağda, islam ülkeleri
Eskiçağ uygarlığı dönemi bilginlerinin eserlerini koruma, kendi
dillerine çevirme ve bunları anlama işlemlerini büyük bir başarı ile
yapmışlar ve bilhassa anatomi, botanik, kimya, ve eczacılık alanlarında
önemli ilerlemeleri gerçekleştirmişlerdir.
A- AVRUPA
Bu dönemde herşey gibi hekimlik ve eczacılıkta bir kargaşa ve gerileme
içinde idi. Ortaçağda kiliselerde meydana gelen ( Manastır Tababeti )
eczacılığın yapıldığı ve ilerletildiği yegane kurum olmuştur.
Manastırların bahçelerinde tıbbi bitkiler yetiştirilmiş, droglar elde
edilmiş, ve hekim rahipler ilaçlar hazırlamışlardır.
Bu dönemlerde hekimler hastanın kullanacağı ilaçlarıda hazırlamakla
beraber, ilaçlarında hazırlandığı drogları ( kök ve otları ) toplama
işini çok önceleri terketmişlerdir. Bu gibi bitkisel drogları toplayıp,
kurutup, tam veya toz edilmiş halde satan bir esnaf gurubunun daha
Romalılar döneminde ortaya çıktığını görüyoruz.
^^ Rhizotome^^ veya ^^Herbarii^^ denilen bu esnaf bitkileri toplar,
kurutur, drogları hazırlar, ve satışa arz ederdi. Bu esnaf osmanlı
döneminde ^^ Kökçü ^^ olarak tanınan esnaf karşılığıdır. Bunların
yanında ^^ Pigmentarii ^^ veya ^^ Seplasiarii ^^ denilen diğer bir esnaf
gurubu daha bulunuyordu. Bunlar kendi ülkelerinde elde edilen drogların
yanında, dış ülkelerden gelen drog ve baharatları da dükkanlarıda
satıyorlardı. Bu gurup Osmanlı İmparatorluğunda ^^ Aktar ^^ lara
karşılık olan esnaftır.
Roma İmparatorluğu döneminde yukarıda sayılan drog satıcısı esnaf
yanında bir de ^^ pharmacopoles ^^ denilen esnaf gurubu meydana
gelmiştir. Bunlar ilkel maddelerden ilaç hazırlayıp hastalara
verirlerdi. Bu esnaf, dükkan sahipleri ( Sellularii ) veya geziciler (
circulatores ) olmak üzere ikiye ayrılıyordu. İkinci gurubun dükkanı
yoktu, sokak sokak gezerek, bu günkü seyyar satıcılar gibi
hazırladıkları ilaçları gezerek satarlardı.
Altıncı yüzyıldan itibaren hekimler ilaç hazırlama görevlerini hemen
hemen terketmişlerdir. Bu dönemde hekimler reçete yazmaya, ve
pigmentariuslarda reçeteye göre ilaç hazırlamaya başlamışlardır. Yani
artık hekimler ilaç hazırlama sorumluluğunu bırakmışlar ve o zamana
kadar yanlız ilaç ilkel maddesi drogları satan kişiler reçete
doğrultusunda ilaç hazırlama işini de almışlardır. Bununla beraber bu
ayrılık çok yavaş gerçekleşmiş, hekimlik ve eczacılığın birbirinden tam
olarak ayrılması için yüzyıllar geçmesi gerekmiştir.
İlk hastalık iyileştiricilerin ilaç kullanmaya başlamaları ile eczacılık
mesleği doğmuş olmakla beraber, aynı şahsın hem hekimlik ve hem de ilaç
hazırlama işlemlerini yapması nedeniyle bu iki mesleğin ayrılması çok
uzun zaman almıştır.
Hekimlerin ilaç yapımını terketmelerinden bir süre sonra, bir çok
esnaf gurubu ilaç hazırlama işini üstlenmiş ise de bu işi de zamanla
bilhassa ( Apothicaire ) denilen esnaf gurubu üzerine almıştır. Bunlar
ilaçları hekimin reçetesine uygun olarak hazırlar ve hastalara
verirlerdi. Bu nedenle bu zümre basit bir tacir değil bir sanat erbabı
olarak kabul edilirdi.
Alman imparatoru Friedrich II. ( 1211- 1250 ) nin 1230- 1240 yıllarında
yayınladığı emirnamelerin eczacılık mesleği yönünden büyük bir önemi
vardır. Bu emirnameler ile eczacılık mesleği, tıp mesleğinden belirgin
bir şekilde ayrılmıştır.
Paris Belediye reislerinden Etienne Boileau'nun 1268 yılında yayınladığı
( Livre des Metiers) meslekler kitabında Apothicaire'ler bağımsız bir
meslek olarak gösterilmektedir.
B- BİZANS
Hıristiyan imanına dayanan Bizans tababeti dünyadan ümidini kesmiş,
hasta, günahkar ve talihsizlere hitap eden dogmatik bir tababet idi.
Hastalık ve ölüm genellikle tanrı işi kabul edilirdi. Allah yapacağını
bilirdi. Ölüm saçmışsa demekki istediği öyle idi. Kul buna karşı gelme
cesaretini nasıl gösterebilirdi ? Bu nedenle bu dönemde hastalığın
seyrini tetkik etmeye ve ilaçlara önem verilmiyordu.
C- İSLAM
Bu devirde Bağdat'taki ilk halifelerin himayesi altında, Hippocrate,
Galen, Dioscorides, ve diğer önemli tıp üstatlarının eserleri, grekçe
asıllarından veya süryaniceden arapçaya çevrilmiştir.Bu çeviriler
sayesinde asılları kaybolmuş olan bir çok Grek ve Roma eseri zamanımıza
kadar gelebilmiştir.
Müslümanlar tarafından ilk hastane El- velid bin Abdülmelik tarafından
706 yılında Dimaşk ( Şam) da kurulmuştur. Sonradan Mısır, Suriye, Irak
ve Anadoluda bir çok hastane yapılıp çalışmaya açılmıştır. Bütün bu
hastanelerin kurulma ve işletilmelerinin başlıca nedeni, fakir ve
kimsesizleri, tıbbi imkanlara kavuşturmaktır. Bunlar aynı zamanda iç
hastalıkları ve göz hastalıkları hekimleri, cerrah ve eczacıların
çalıştığı birer tıp merkezleridir. Zamanla bu konuda öğretim de yapan
müesseseler haline gelmişlerdir.
Lokman Hekim, İslam aleminde, eczacıların piri sayılamktadır.İslam
talabetinin ilerlemesinde Türk kökenli hekimlerin ( ibn- sina , Razi
gibi ) de büyük katkıları olmuştur.
ZAMANIN BAZI ALİMLERİ
Dinaveri ( Dinavari )- Abu hanife Ahmed bin Davud ( 820 - 895 ) Dinaver
İranda doğmuş, Basra, Küfe, ve İsfahan şehirlerinde yaşanmış
ansiklopedik bir alimdir. Din, dil, astronomi, matematik ve botanik ile
ilgili 20 den fazla eseri vardır.
Abu Reyhan Biruni ( 973- 1051 )Hive Türkmenistanda doğup Gaznede ölmüş
olan bir tabii ilimler bilginidir. 100 den fazla eseri bulunmaktadır.
İbn Sina, Abu Ali (980- 1037 ) Buharalı büyük alim, filozof ve hekimdir.
Batı aleminde Avicenna olarak tanınmaktadır.
Al- Gafiki, Abu Cafer Ahmed bin Muhammed ( Ölümü - 1165 ) Devrinin en
büyük eczacı ve nebatatçısıdır.
IV. - XIX YÜZYILLARDA AVRUPADA ECZACILIK
V- XVI. yüzyılda başlayan Rönesans ( yeniden doğuş ) hareketi, XVI.
Yüzyılda bütün Avrupayı sarmış, ve her alanda olduğu gibi tıp ve
eczacılık alanlarındada büyük değişiklikler meydana gelmiştir. Eczacılık
tıptan tamamen ayrılmış, tıbbın metodlarını terkederek kimya alanındaki
çalışmalara yönelmiştir.
Bu dönemde yalnız eczacılık sertifikasına sahip olanların eczane
açabileceği, ilacın yalnız eczacı tarafından yapılabileceği, eczane
işletmesinin yalnız eczacıya ait olduğu, hastanelerin yalnız hastanede
yatan hastalara ilaç verecek eczaneler açabileceği gibi, bu günde
geçerliliğini koruyan prensipler kabul edilmiştir.
Diğer mesleklerde olduğu gibi, başlangıçta eczacılık mesleği de tamamen
pratik olarak öğreniliyordu. Yani mesleği öğrenmek isteyenler bir
ustanın yanına çırak olarak giriyor, uzun yıllar süren çıraklık
döneminden sonra, kalfa ve nihayet bir pratik imtihandan geçirilerek
usta ( Osmanlılar döneminde bu şahıslara eczacı ustası ismi veriliyordu.
) unvanını alıyor ve eczane açma hakkını kazanıyordu.
Avrupa ülkelerinde XVI. - XVIII. Yüzyıllarda çıraklık 14- 16 yaşlarında
başlar ve 4- 10 yıl sürerdi. Eczacı çoğalmasını ve buna bağlı olarak
rekabeti önlemek için, ustaların genellikle bir tek çırak almasına izin
verilirdi. Bu nedenle mesleği öğrenmek için yanına çırak girilecek bir
eczacı ustası bulmak pek kolay değildi. Çırak olarak genellikle zengin
ailelerin ( çıraklık ücretini ustaya kolaylıkla ödeyebilmesi için )
hekim veya eczacıların çocukları veya bunların akrabalarının çocukları
kabul edilirdi. Çırağın ayrıca, reçeteleri okuyup anlayabilecek kadar
Latince bilmesi ve bundan başka dindar olması istenirdi.
Genellikle 3-4 yıl içinde çırak kalfa unvanını alırdı. Bu dönemde kalfa
ustasının gözetiminde çalışsa da, ustaya yardımcı olur ve bu nedenle
ustadan küçük bir ücret alırdı. Kalfalık dönemi genellikle 6 yıldı.
Çıraklık döneminin sonunda, ustasından başarı sertifikasını almış
olanlar, şehrin tanınmış eczacıları ve Tıp fakültesinin bazı öğretim
üyelerinden oluşan bir jüri karşısında, bir sınava alınırdı. İmtihan
teorik ( reçete okuma, Latince, ilaç hazırlama tekniği ) ve pratik (
tıbbi bitkileri ve drogları tanıma ) olarak yapılırdı. Bu imtihanları
kazananlar, jüri önünde, yapılması ustalık isteyen bir ilacı
hazırlayarak bu alandaki bilgi ve becerilerini gösterirlerdi. Yapılan
ilaç ( şaheser ) kabul edildikten sonra, çırak eczacı ustası unvan ve
haklarını kazanırdı.
XV- TÜRKLERDE ECZACILIK
Tıp ve eczacılık tarihi kitaplarında Arap, Çin, Hint ve İran Tababet ve
eczacılığı hakkında etraflı bilgiler bulunurken, Türk eczacılığı veya
Türk Tababeti hakkında hemen hemen hiçbir bilgi yoktur. Bunun başlıca
nedeni bu konuya ait yayın ve materyal noksanlığı ve bu konuya ilgi
duyan araştırmacıların azlığıdır.
A- ORTA ASYA TÜRKLERİ DÖNEMİ
Orta Asya Türklerindeki hekimlik ve eczacılık hakkındaki bilgilerimiz
çok azdır.Bu konu ile ilgili en önemli kaynağımız, İstanbul Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi hocalarından merhum Ord. Prof. Dr. Reşit Rahmeti
Arat'ın 1930- 1932 yıllarında Berlin de yaptığı yayınlara dayanmaktadır.
R.R.Aratın yaptığı çevirilere göre Türk- Uygur döneminde Orta Asya'da ki
eczacılık hakkındaki bilgilerimizi aşağıdaki şekilde sıralayabiliriz.
1- İlaç Şekilleri: Merhem, İnfüzyon, Dekoksiyon, Toz, Karışım, Usare,
Macun, Hamur, Hap, Pastil, Süpposituvar.
2- İlaç Hazırlama Teknikleri: Ateşe gömerek, kaynatma, kaynatarak köpük
elde etme, gölgede kurutma, belli bir miktara kadar uçurma, sıcak külde
pişirme, hafif ateşte ısıtma, yanmayı önlemek için sürekli karıştırma,
maddeyi yakarak kül elde etmek
3- Aletler: Elek, havan, kaynatma kabı, ateş kabı, ağırlık ölçüleri,
bakır kap, kaynatma kabı, süzme kabı, kıyma tahtası, değirmen, kaşık,
kevgir, süzgeç, çanak, tava, keten torba
4- Ölçüler: Türk- Uygurlar kendilerine has ağırlık ve hacim ölçülerini
kullanıyorlardı. İlaçların alınacak miktarları içinde, kaşık, bıçak ucu,
mercimek kadar, büyük bir kap kadar, gibi terimler kullanmışlardır.
5- Droglar: Bunlar bitkisel ( 60 kadar ) hayvansal ( 70 kadar ) ve
anorganik ( 10 kadar ) kökenli olmak üzere 3 grup altında
toplanmaktadır.
Burada dikkati çeken husus hayvansal kökenli drogların bitkisel kökenli
olanlarından sayıca fazla olmasıdır. Halbuki aynı dönemde Avrupa ve Doğu
ülkelerinde, bitkisel drogların miktarı hayvansal drogların miktarından
çok daha fazladır. Bu vesile ile Türk - Uygurların hayvancılıkla olan
yakın ilgisi ile açıklanabilir.
B- SELÇUKLULAR
İLAÇLAR VE ECZACILIK
Selçuklular döneminden eczacılık ve kullanılan ilaçlar hakkında bize
bilgi veren en önemli eserler El- Biruni ile İbn El-Baytar'ın
kitaplarıdır.
Biruni'nin kitabının önemi devrinde kullanılan ilaçlar hakkında verdiği
bilgiler yanında mesleğinin, etraflı ve gerçek, bir tarifini de
vermesidir. İslam dünyasında, haklı olarak Eczacılığın Babası ünvanını
almış olan Biruni ( 973- 1051 ) zamanımızdan yaklaşık bin yıl önce
eczacıyı aşağıdaki şekilde tarif etmiştir.
' Saydelani veya saydenani ( eczacı ) diye; basit ilaçların ( drogların
) hangi nev'inin iyi olduğunu ve bunlardan hangisinin üstün tutulması ve
seçilmesinin gerektiğini öğrenmeyi ve Tıp ilminin tanınmış kişileri
tarafından ortaya konulup herkesçe kabul edilmiş bulunan terkipleri, en
geçerli metod ve teknikleri kullanarak, en iyi şekilde hazırlamayı
kendine san'at edinmiş kişiye derler. '
C- OSMANLILAR
İLAÇLAR: Osmanlı İmparatorluğunun ilk dönemlerinde hekimlik yapmak için
bir hekimin yanında çalışarak bir şeyler öğrenmeye veya bir Tıp
Medresesi' ne devam ederek bir belge almaya ihtiyaç yoktur. ' Mütetabbib
' denilen bazı şahıslar dilediği gibi hasta tedavi ederlerdi. Bunlar
ilaç hazırlayıp hastaya verdikleri gibi tılsım ile de
uğraşırlardı.Tedavi için hastalara şifa tası ile okunmuş sular içirir
veya üzerinde dini yazılar bulunan gömlekleri hastalara giydirerek
tedavi etmeye çalışırlardı. Bunların bir kısmı hekimliğin kendilerine
babadan kalma bir meslek olduğunu da iddia ederlerdi.
Hekimlik veya ilaçlar hakkında hiçbir geçerli bilgisi bulunmayan bu
kişilerin hasta tedavi etmesini önlemek amacıyla 1573 yılında Sultan
Selim II ( 1524- 1574 ) Hekimlik yapacak kişilerin hekimbaşı tarafından
imtihan edilmesi ve imtihanı kazananlara bir belge verilmesine ve ancak
belgesi olanların hekimlik yapabilmesine dair bir hüküm çıkartmıştır.
Bir çok kişinin, halk sağlığına zarar verebilecek bir biçimde,
mütetabbiblik yapmaya devam ettiklerinin görülmesi üzerine Osmanlı Tıp
Meclisi toplanarak ' Tababeti Belediye İcrasına Dair Nizamname '
hazırlanmış ve bu tüzük 1861 yılında yürürlüğe girmiştir.
Bunlar Osmanlı İmparatorluğunu döneminde Hekimlik ve Eczacılık
sanatlarının yürütülmesine dair düzenleyici ilk tüzüklerdir.
Osmanlı İmparatorluğu döneminde ilaç, ilkel maddelerin sağlanması ve
halk ilaçlarının yapılması işi aktar denilen bir esnaf gurubu tarafından
yürütülüyordu. Bunların miktarı 19. yy ortalarında, yalnızca
İstanbul'da, 500 civarında idi.
Drog ticaretinin merkezi İstanbulda Mısırçarşısı'nda bulunuyordu.
Aktar ( Attar ): İlaçların yapılmasında kullanılan bitkisel, hayvansal
ve madensel ilkel maddeleri ( drog ) satanlar için kullanılan
kelimedir.Bu kelimenin arapçası ( Attar ) Güzel kokular satan
kelimesinden geldiği bazı sözcüklerde kayıtlı ise de S. Ünver bunun
doğru olmadığını, bu kelimenin akkar kelimesi ile ilgili olduğunu
söylemektedir.
Bizanslılar Döneminde drog ticaretinin merkezi İstanbul idi. Bu şehirde
drog ticareti ile uğraşanlar kokucular ( bunlar koku, boyar madde ve
baharat satma hakkına sahiptirler), aktarlar ( eczaneler ), baharatçılar
ve kökçüler olarak sınıflandırılıyorlardı. Bunların kar hadleri devlet
tarafından saptanıyordu. Saptanan kar miktarı, diğer esnaftan daha
yüksekti.Mesela baharatçılara saptanan kar haddi % 16 iken kasap,
balıkçı, mezeci ve fırıncılara saptanan kar haddi % 4 idi.
Evliya çelebi xvıı. Yüzyılın ortalarında istanbul'da sağlık ile ilgili
maddeleri satan dükkanların miktarı hakkında aşağıdaki adetleri
vermektedir.
Attar: 2000, ilaç suları satan : 500, macuncular: 300, gül sucular: 41,
amberciler: 35, buhurcu: 25, ilaç yağları: 8, ayrıca birde ot bulucular
esnafı bulunduğunu kaydeder.
Mısır çarşısı: İstanbulun Eminönü semtinde bir kapalı çarşıdır. Bu
çarşının yerinde Bizanslılar döneminde Makron emvolos adıyla bilinen bir
kapalı çarşı bulunuyordu ve semtte yahudiler oturuyordu. Çarşının
yapılmasıyla burada oturan Yahudiler buradan Balata nakledilmişlerdir.
Çarşı, Yenicami ( valide cami )'nin yapılışı sırasında bu camiiye gelir
getirmek amacıyla yapılmıştır. Camiinin yapılışı Sultan Murad III 'ün
eşi ( Sultan Mehmed III 'ün Annesi ) Safiye Sultan tarafından
başlatılmıştır.İnşaata 10 muharrem 1006 ( 1597 m ) tarihinde Mimar Davut
ağa tarafından başlanmış ve uzun bir duraklamadan sonra Sultan Mehmet
IV. Ün annesi Hatice Turhan Sultan tarafından Mimar Mustafa ağa'ya
tamamlattırılmıştır( 1663- 1664 ). Çarşının hakiki mimarı Mustafa
ağadır.
Yeni camii külliyesine dahil olan Mısırçarşısı, sonradan ilave olmayıp,
camii ile birlikte yapılmıştır.
Bina önceleri medrese olarak kullanılmıştır.Burada yaşayan mollaların
ayaklanması üzerine çarşıya çevrilmiştir.Mısırçarşısı L biçiminde bir
bina olup 6 kapısı vardır. İlk devirde çarşıya Valide Çarşısı veya
Yenikapı Çarşısı ismi verilmiş ise de 18.yy ortalarından itibaren
Mısırçarşısı ismiyle tanınmıştır. Buna sebep burada satılan drog ve
baharatın genellikle Mısır yoluyla gelmekte olmasıdır.
Bina çarşı haline getirildikten sonra aktar ve pamukçulara tahsis
edilmiştir. 6 kapısından 3 tanesi ( Yenicami, Haseki, Çiçekpazarı )
pamukçulara, 3 tanesi ( Balıkpazarı, Hasırcılar, Ketenciler ) aktarlara
ayrılmıştır. Bu dönemde çarşıda bulunan 100 dükkandan 49 u aktarlara
geri kalanları ise pamukçu ve yorgancılara verilmiştir.
Aktarlara ait olan dükkanlar, iki kısımdan ibaretti. Önde ahşap o,parke
halinde satış yapmaya ve drog kaplarını sıralamaya yarayan bölüm, arkada
ise depo ve imalathane olarak kullanılan kısım bulunuyordu. Geceleri
dükkanların önleri ahşap kepenkler ile kapatılırdı.Dükkanların önlerinde
ahşap süslemeler bulunur, droglar ise özel biçimli cam kavanoz, toprak
çömlek, tahta veya teneke kutularda saklanırdı. Bazı dükkanların
saçaklarında dükkanların kolayca tanınmasını sağlayan bir sembol (
yangın kulesi, küçük bir kayık, devekuşu yumurtası, makas, püskül gibi )
bulunurdu. Bu semboller yardımıyla halk dükkanı kolayca bulabiliyor ve
başkalarına tarif edebiliyordu.
2- ECZACILIK VE ECZANELER
Anadoluda ilk eczaneler Selçuklu döneminde kurulan hastanelerde
açılmıştır. Bunların ilki de Kılıç Arslanın kızı Gevher Nesibe Sultan ın
vasiyeti üzerine, 1206 yılında Kayseride yapılmış olan Gevser Nesibe
Sultan Şifahanesi'nde bulunmaktadır.
Hastane eczanelerinde drog sağlamak ve ilaç hazırlamak işleri ile
görevli uzman kişiler bulunuyordu. Hastane vakfiyelerinde bunların
isimleri, görevleri, özellikleri ve aldıkları ücretler hakkında bilgiler
vardır.
Bursa Darülşifası vakfiyesi ( 1400 ) 'nde bu hastanede ilaç hazırlama
işleri ile ilgili olarak saydalan , şerbetiyan, uşşaban olmak üzere üç
unvan sayılmaktadır.
Fatih ( 1470 ), Süleymaniye ( 1555 ) ve Edirne ( 1486 ) Darülşifalarının
vakfiyelerinde drogları sağlayan, ilaç ve macunları yapan kişiler için
Aşşab, Şerbetçi, Edviyeküp gibi meslek isimleri kayıtlıdır.
Bu kişiler genellikle ilaç hazırlamakla görevli iseler de, yaptıkları
ilaç şekline veya işe göre, isimleri değişmektedir. Yani ilaç hazırlayan
kişiler arasında bir uzmanlaşma bulunmaktadır.
Süleymaniye Darüşşifası'nın vakfiyesinde bu hastanede çalışanar arasında
Eczacıdan başka Eczacı Kalfası , İlaç Kilarcısı, ve İlaç Vekilharcı gibi
ilaçların yapımı, muhafazası ve satın alınması gibi işler ile ilgili
kişilere de yer verildiğini görüyoruz.
İstanbul'da Avrupadakilerine benzer ilk özel eczanelerin XVIII yüzyılın
ortalarında yabancı uyruklu eczacılar tarafından açıldığını ve Kırım
savaşı ( 1854 ) sırasında Avrupa devletlerinin orduları ile birlikte
İstanbul'a gelen yabancı hekim ve eczacıların etkisi ile sayılarının
arttığı sanılmaktadır. Bu tarihlerde İstanbul' da tamamı yabancı
uyruklulara ve azınlıktan olan kişilere ait 45 eczane bulunuyordu. Bu
eczanelerin çoğu Beyoğlu ( pera ) ve Galata semtlerinde toplanmıştı.
İstanbul'da halen çalışmakta olan en eski eczane 1757 ( 1171 hicri )
yılında Bahçekapı semtinde ( Hamidiye cad. no: 32 ) açılmış olan ' İki
kapılı eczahane ) dir. Bu eczanenin ilk defa kimin tarafından açıldığı
bilinmemektedir.1891 yılında Eczacı Gorgi Tülbentçiyan'a geçmiştir. 1902
yılında ise Batis Gorgi Tülbentçiyan ( 1883 - 1957 ) ( Sivil Tıbbiye
Mektebi, Eczacı kısmı 1902 yılı mezunu ) devralmıştır. Bu eczacı ,
eczanenin 1957 yılına kadar sahibi olmuş ve 1946 yılında Bahçekapıdan
Talimhane semtine ( Aydede cad no: 8 ) nakletmiştir. Bu eczacını vefatı
üzerine oğlu Jorj Tülbentçi ( İstanbul eczacılık okulu 1953 mezunu )
tarafından yönetilmeye başlanmıştır.
İki kapılı eczane bugün Taksim, Talimhane semtinde ( Şehit muhtar cad.
no: 13 ) halk sağlığına hizmet etmektedir. Eski döneme ait, isminden
başka hemen hemen hiçbir şeye ait değildir.
1850 yıllarından önce İstanbul'da eczacılık genellikle, bir eczane
idaresi için gerekli her türlü bilgiden yoksun, pratisyenler tarafından
yapılıyordu. Bu tarihlerde Askeri Tıbbiye Mektebinin Eczacı sınıfında
diplomalı eczacı yetiştiriliyor ise de, bunlar yalnız ordunun ihtiyacını
karşılıyor ve bu nedenle de şehir eczaneleri usta- çırak usulüne göre
yetişmiş eczacılar tarafından işletiliyordu.
1831 yılında Beyoğlu semtinde çıkan büyük yangında bu bölgede bulunan
hemen bütün eczaneler yanmış ve Askeri Tıbbiye Mektebi kimya
hocalarından A. Celleja Bey'in Hekimbaşı Behçet Mustafa efendiye ricası
üzerine, Beyoğlu ve Galata semtlerinde eczane sayısını 25 olarak
saptayan fermanın çıkarılması sağlanmıştır.
Bu ferman uyarınca bu bölgede uzun süre eczane miktarı 25 olarak
muhafaza edilmiştir. Bu sınırlama sonucu olarak eczane açmak gedik usulü
uygulanmaya başlanmıştır. Yani bu bölgede eczane açmak için burada
eczanesi olan birisinden veya eczane sahibinin varislerinden eczane açma
hakkını satın almak gerekiyor ve Ruhsat devri için bazen çok yüksek
fiyatlar isteniyordu.
1852 yılından sonra bu bölgede gedik uygulaması zayıflamış ve
sınırlamaya karşın yeni eczanelerin açıldığı görülmüştür. Bu dönemde
eczacılık ustası ( Maitres en pharmacie ) miktarı fazlalaşmış ve bu
nedenle de bu kişiler eczacılık yanında hekimlik de yapmaya
başlamışlardır.
Bu dönemlerde eczanelerde gece nöbeti uygulaması henüz uygulanmıyordu,
ilaç ve drog fiyatlarıda fevkalade yüksek bulunuyordu.
2 şubat 1861 ( 22 Recep 1277 ) tarihinde yürürlüğe giren ( Belediye
ispençiyarlık sanatının icrasına dair nizamname ) ( Reglement sur
l'exercice de la pharmacie civile ) ile eczacıların çalışmaları bir
nizama sokulmak istenmiş ve bunun için bir çok yeni hüküm ve
zorunluluklar getirilmiştir. Bu tüzük ile Eczacılık bağımsız bir sanat
ve meslek olarak kabul edilmiş ve eczanelerin Avrupa düzeyinde kurumlar
haline getirilmesi ön görülmüştür.
Bu dönemde eczaneler, reçete kabul ve ilaç yapım bölümü ( laboratuar )
olmak üzere iki kısımdan ibarettir. İki bölüm arasında bulunan küçük bir
pencere laboratuar ile giriş kısmı arasındaki ilişkiyi sağlamaktadır.
Reçeteler bu küçük pencereden laboratuara verilir ve yapılmış ilaçlarda
yine bu pencereden alınırdı.
Droglar özel tahta kutularda veya çekmeceli dolaplarda saklanıyordu.
Çekmeceler veya kutuların üzerinde drogların isimleri Latince veya
Fransızca olarak yazılırdı.
Merhemler ve ya hulasalar özel porselen kaplarda saklanırdı. Bunlar
genellikle Fransa'da yapılmış, silindir biçiminde, üzeri yaldız yazılı ve
kapaklı porselen kavanozlardır.
Sıvı ilaçlar ve yağlar değişik şekilli cam şişelere konuluyordu.
Bunların üzerilerine konulan etiketler genellikle Fransızca yazılmıştır.
Her eczanede gram, miligram ve santigrama hassa olmak üzere 3 adet
terazi bulunurdu. Kullanılacak maddenin hassasiyetine göre bu
terazilerden birinde ölçüm yapılırdı.
İlaçlar hazırlandıktan sonra, şekline göre, kutu veya şişeye konulur,
ağzı veya kapağı, mühür mumu veya eczanenin özel mühürü ile, mühür
bozulmadan açılmayacak şekilde, mühürlenirdi. Bu usul 1940 yıllarına
kadar sürdürülmüştür.
TÜRK ECZACILAR
Osmanlı İmparatorluğu döneminde Türk ve Müslüman eczacıların adedi çok
azdır. Bunun başlıca iki nedeni bulunmaktadır. Birinci neden, Türk ve
İslamların eczacılığı esnaflık kabul ederek bu mesleğe itibar
göstermemeleri, ikincisi ise ' Eczacılık stajı ' için çalışılacak eczane
bulmanın zorluğudur. 1890 yıllarına kadar İstanbul' da eczane
sahiplerinin hemen tümü gayrimüslim idi. Bunlar yanlarına Müslüman çırak
almayı kabul etmedikleri gibi, Müslümanlarda genç çocuklarını, çırak
olarak, Gayrimüslim bir kişinin yanına göndermeyi arzu etmiyorlardı.
İlk Türk eczane sahiplerinden Ethem Pertevde çıraklık yaparak staj
belgesi almak için bir eczane bulmakta güçlüklerle karşılaşmıştır.
Sonunda amcası, zamanının tanınmış hekimlerinden Dr. Hacı Nafiz Paşanın
( 1839- 1929) araya girmesi ile mesele halledilmiştir.
Dr. Nafiz Paşa hükümet katında girişimlerde bulunarak Türk gençlerinin
eczane stajlarını askeri ve sivil hastanelerin eczanelerinde
yapabilmelerini sağlamış ve bu şekilde Türk gençleri de eczacı sınıfına
girme olanağına kavuşmuşlardır.
Askeri Tıbbiye Mektebinden 1840, Sivil Tıbbiye Mektebinden 1870 yılından
itibaren, az miktarda Türk ve Müslüman eczacı mezun olmuş ise de bunlar
genellikle ordu ve devlet hastanelerinde görev almışlardır. Bu nedenle
de şehirlerdeki özel eczaneler uzun süre yalnız yabancı uyruklu ve ya
azınlıklardan olan eczacılar tarafından açılmış ve yönetilmiştir.
Türk eczacılar, İstanbulda özel eczahane açmaya 1888 yılından itibaren
başlamışlardır. Bu yıl İstanbulda aşağıda isimleri yazılı, iki Türk
eczacısı özel eczane sahibi bulunuyordu.
Ali Kadri: Kumkapı no: 29
Arif Kalfa: Avrat pazarı no: 78
1890 yılında İstanbulda yaklaşık olarak 265 eczane bulunuyordu.
Bunlardan, aşağıda isimleri yazılı, yalnız 4 tanesi Türktür.
Eşref İbrahim: Kantarcılar no: 62
Hamdi, Ahmet: Zeyrek sokağı no: 1 , Unkapanı
Reşit Mehmet: Salma Tomruk
Sait Mustafa: Yeni mahalle no: 92, Hasköy
1885 nüfus sayımına göre İstanbulun nüfusu 873.565 kişidir. Buna göre bu
dönemde İstanbulda yaklaşık 3300 kişiye bir eczane düşmektedir.
Aynı yıl Anadolu illerinde bulunan eczane sayısı söyledir.
Adana: 5, Ankara: 2, Bursa: 7, Diyarbakır: 8, Edirne: 7, Erzurum: 4,
İzmir: 40, konya: 2 ve Trabzon: 3
10 yıl sonra, yani 1900 yıllarında, İstanbul'daki özel eczane sayısı 217
civarına düşmüştür. Bunlar arasında aşağıda isimleri yazılı, yalnız 10
eczanenin sahibi Türktür.
Ahmet Hamdi: vezneciler
Ali Haydar: bab-ı Ali caddesi no: 32
Ali Süreyya: Divan yolu no: 171
Beşir Kemal: Bahçekapı
Cemal Mehmet Kazım: Üsküdar İskele Cad.
Ethem Pertev: Aksaray no: 188
Hasan Rauf: Divanyolu
Mehmet Kazım: Beşiktaş İskele sokağı karşışı no: 90
Lütfi İbrahim: Pangaltı , Çayır cad.
Nüshet Ahmet: Divan yolu, no: 108
ECZACILIK ÖĞRETİMİ
Avrupada olduğu gibi, Osmanlı İmparatorluğu döneminde de, 19.yüzyılın
ortalarına kadar, eczacılık mesleği bir ustanın yanında tamamen pratik
olarak öğreniliyordu. Teorik öğretim Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i şahane
de ' Eczacı Sınıfı ' nın açılması ile başlamıştır.
1- Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane ( Askeri Tıp Mektebi 1839 )
2- Mekteb-i Tıbbıye-i Mülkiye-i Şahane ( Sivil Tıp Mektebi 1867 )
3- Haydarpaşa Askeri Sağlık Mektebi ( 1876 )
4- Şam Tıp Mektebi ( 1903 )
5- Eczacı Mektebi ( 1909 )
Bu yüksek okullara gitmek için Rüştüye ( ortaokul ) ve idadi ( lise )
mekteplerini bitirmiş olmak gerekirdi. Bu Mekteplerde öğrenime devam
etmek isteyenler için, özel olarak bu mekteplere öğrenci yetiştiren
Rüştüye ve İdadiler de var idi.Eczacı ve veteriner Rüştiyesi Eyüpte ,
Tıbbıye İdadisi( Tıp Lisesi ) ise Çengelköy' de bulunuyordu.
ECZACILIK MEKTEBİ
( Eczacı Mekteb-i Alisi, Ecole Superiure de Pharmacie)
İkinci Meşrutiyetin ilanından ( 23 temmuz 1908 ) sonra Mekteb-i Mülkiye
Maarif Nezaretine bağlanmış, Mualimler Meclisi kurulmuş ve bu Meclis ,
öğretim ve eğitim ile ilgili kararlar almaya başlamıştır.
Maarif Nezaret-i Meclis-i İlmi Reisi ( Maarif Nazırı ) Emrullah
Efendi'nin bir yazısı üzerine 9 kasım 1908 günü toplanan Muallimler
Meclisi Eczacı ve Dişçi Mekteplerinin bütçelerini ayrı ayrı yaparak
Emrullah Efendiye gönderme kararı almıştır.
Bu Şekilde, Bütçelerin ayrılması sonucu, Eczacı ve Dişçi Mektepleri, 9
kasım 1908 tarihinde özerk birer kurum haline gelmiştir.
MESLEK KURULUŞLARI
Osmanlı İmparatorluğu döneminde, eczacılar tarafından aşağıdaki
cemiyetler kurulmuştur.
1- Societe de Pharmacie de Constantinople ( Cemiyet-i Eczaciyan der
Asitane Adliyye) İstanbul eczane sahipleri tarafından 9 haziran 1879
günü İstanbul'da kurulmuştur.
Cemiyet , eczaneleri mali yönden güçlendirerek geçinmelerini sağlamak ve
aralarındaki haksız rekabeti önlemek için: Eczane adedinin
sınırlanmasına, bütün eczanelerin uyacağı bir ilaç tarifesinin yürürlüğe
konulması, diplomasız eczacıların çalışmalarının önlenmesi, gece nöbet
tutulması, aktar, depo ve hekimlerin ilaç satmasının önlenmesi gibi
konularda pek çok emek harcamış ve bazı yönetmelik tasarıları hazırlamış
ise de, karşılaştığı yasal ve mesleki güçlükler nedeni ile bu arzularını
gerçekleştirme olanağı bulamamışlardır.
2- Devlet-i Osmaniye Eczacıları Cemiyeti ( Societe Pharmaceutique de
l'Empire Ottoman )
1908 yılında Meşrutiyetin ilanı ile birlikte, memlekette yeni bir ortam
meydana gelmiş ve meslek mensupları aralarında birlik ve yardımlaşmayı
sağlamak için cemiyetler kurma girişimlrine başlamışlardır.
Eczacılar da zamanın tanınmış eczacılarında Hamdi, Ethem Pertev ve
Beşir Kemal'in öncülüğünde, bir ' Eczacılar Cemiyeti ' kurmak için Haliç
Fenerinde bir açık hava gazinosunda bir toplantı yapmışlardır.Bu
toplantıya 250 nin üzerinde eczane sahibi (yaklaşık İstanbuldaki
eczanelerin bütün sahipleri ) katılmışlardır. Bu toplantıda Devlet-i
Osmaniye Eczacıları Cemiyeti adı altında bir cemiyet kurulmasına karar
verilmiş ve cemiyetin idari heyeti seçilmiştir.
Devlet-i Osmaniye Eczacıları Cemiyeti ( Societe Pharmaceutique de
l'Empire Ottoman ) ismini alan bu ikinci cemiyete, Türk olmayan hemen
bütün eczacılar, birinci cemiyetten ayrılarak girmişlerdir. Bu nedenle
ilk cemiyette 20 kadar Türk aza kalmıştır.
3- Societe Pharmaceutique de l'Empire Ottoman - (Devlet-i Osmaniye
Eczacıları Cemiyeti )
Bu cemiyet kasım 1909 tarihinde, çoğunluğu Türk olmayan eczacılar
tarafından, İstanbul da kurulmuş, ilk başkan olarak Piere Apery seçilmiş
ve eczacıların sorunları üzerinde çalışmaya başlamıştır.
4- Dersaadet Ecza Tüccaranı Cemiyeti ( Association des Droguistes de
Constantinople) İstanbulda ecza ticareti ile uğraşan kişiler 12 mart
1921 günü toplanarak bir Ecza Tüccarları Cemiyeti kurulmasına karar
vermişlerdir.
KODEKS
Osmanlı İmparatorluğu döneminde resmi bir kodeks ( pharmacopoea)
hazırlanmamıştır. Fransız kodeksi ( Codex Francais ) resmi kodeks olarak
kabul ediliyordu. Cemiyet-i Tbbiye-i Mülkiye 'nin kararlarına göre
eczacılar bütün preperatları Fransız kodeksine uygun hazırlamak zorunda
idiler. Ayrıca F. Dorvault 'nun kitabı ( L'officine, Reportoire general
de pharmacie pratique ) ndan da yararlanılıyordu. Bu dönemde kodeks
niteliği taşıyan iki kitap yayınlanmıştır.
1- Pharmacopoea Castrensis Ottomana ( Pharmacopee Militaire Ottomane ) :
Dr. C.A. Bernard tarafından 1844 yılında İstanbul' da basılmıştır. 161
sayfa olup metin kısmı Latince ve Fransızcadır. Ayrıca drogların türkçe
isimleri ( Latin harfleri ile ) verilmiştir.
2- Dustur- ül- Edviye: Mekteb-i Mülkiye, Fenni ispençiyari muallimi Dr.
Binbaşı Hüseyin Bey tarafından yapılmış, 1866 tarihli , Codex ,
Pharmacopee Francaise ( Fransız kodeksi ) nin Türkçe ye çevirisidir.
CUMHURİYET DÖNEMİ
Cumhuriyetin ilk yıllarında Sıhhat Vekaleti ( Sağlık Bakanlığı )
müfettişliğine atanmış olan Ecz. İsmail Hakkı Yeşilyurt, 1924 yılında
eczacılık ve eczanelerin durumunu söyle anlatmaktadır.
1924 yılı Ekim ayı başında, yani bundan tam 21 yıl önce ( sıhhat
vekaleti ) müfettişliğine tayinin sırasında durum kısaca şu şekilde
idi:
a- Ecza Ticarethaneleri: Mütareke yıllarında her müsaade isteyen esnafa
birer Ecza Deposu ruhsatı verilmiş olup yalnız İstanbul'da 70 kadar Ecza
Deposu vardı. Bunlardan yalnız 10 tanesi Muhteviyatı itibari ile Ecza
Deposu na benziyor idise de, geri kalanı kirli bir şekilde ancak aktar
dükkanına benziyor idi.
b- Eczaneler: İstanbul ve çevresinde bulunan eczanelerin sayısı 300
civarında idi. Bunlar bazı bölgelerde birbirine sıkışık olduğu gibi
alışverişleri kıt ve dükkanları da hemen hemen boş bir vaziyette ve mali
bakımdan acınacak bir halde idiler.
c- Galenik maddeler ve tıbbi müstahzarlar: Bunlardan galenik maddeler
kodekse göre yapılmış ve oldukça muntazam bir halde idi. Yerli
müstahzarların sayısı pek az olup bunlar ruhsatnameli idiler. Yabancı
müstahzarlara gelince, bunlar gelişi güzel ve müsaadesiz girmiş
olduklarından bunların ne formülleri belli ve de ne sayıları malum idi
d- Kontrol ve teftiş: O vakit yürürlükte olan 22 Recep 1277 ( 1861 )
tarihli ( Belediye ispenciyarlık nizamnamesi ) teftiş ve kontrolde esas
olup çok eskiden yapılmış olan bu nizamnamenin mevzuatı mahdut ve
zamanın ihtiyacını karşılamaktan çok uzak idi.
e- Meslekte iktisadi durum: Merhum Ethem Pertev ve Beşir Kemal gibi
çalışkan birkaç meslekdaş bulunması ile beraber esaslı teşebbüslere
girişmek için elde işe yarar bir sermaye de yok idi
Her alanda olduğu gibi, eczacılık alanında da Cumhuriyet dönemi ile
birlikte, köklü değişiklikler olmuş ve Türk eczacılığının da çağın
koşullarına uygun bir duruma gelebilmesi için her türlü gayret
gösterilmiştir.
Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında memleketimizde eczacılık, ecza
ticareti, depoculuk ve ilaç ve galenik preperatlar yapımı büyük ölçüde
azınlıklar ve yabancı uyruklu kişiler elinde veya kontrolünde idi.
Yunanistan ile yapılan nüfus mübadelesi ve 1928 yılında uygulanan
eczanelerin sınırlandırılması kararı, bu durumu Türklerin lehine
çevirmiş ve azınlıklar tarafından yönetilen bir çok eczane, depo ve
imalathane Türklerin idaresine geçmiştir.
Bu yeni dönemde Türk eczacısı sonsuz bir gayret, Türklerin bu alanda da
başarılı olabileceği inancı, sabır ve özveri sonucu çağdaş eczacılık
kurumları yaratarak bunları yönetmeyi başarmıştır.
Bu fedakar inkilap ( devrim ) nesli, bütün maddi ve manevi güçlüklere
karşılık, bu gün iftahar duyduğumuz eczacılık müesseselerini kurarak
memleket sağlığına hizmet etmişlerdir.
Bunların içinde Hüseyin Hüsnü Arsan, Kemal Atabay, Hasan Derman, Ferit
Eczacıbaşı, M. Nevzat Pısak, Dr. İ. Ethem Ulugay, İsmail Hakkı Yeşilyurt
gibi şöhretleri sayabiliriz.
Cumhuriyet Hükümeti, eczacılık öğretim kurumu olarak, Kadırga semtinde
köhne bir konakta öğretim yapmaya çalışan bir kurum ( Eczacı Mekteb- i
Alisi ) devr almıştır. Zamanın Mektep Müdürü Dr. Server Hilmi (
Büyükaksoy ) nin gayretleri ve Hükümet yardımları ile Eczacı Mektebine
Beyazıt Meydanında bir bina sağlamış ve mektep 1926 yılında bu binaya
taşınmıştır. 1933 reformu ile eczacılık öğretimin yüksek bir seviyede
yapılabilmesi için Avrupadan öğretim üyeleri ( K. Bodendorf ,
C.H.Brieskorn, P. Duquenois, A. Heilbronn ve L. Rosenthaler ) getirilmiş
olmasına karşılık öğretiminde istenen olanaklara ( yeterli bina,
araştırma laboratuarı, apareyler ve öğretim elemanları gibi) sahip
olunamamıştır. Bu nedenle Ecz. Prof. Dr. Sarım Çelebioğlu, 1950 yılından
itibaren, eczacılık öğretiminin çağdaş düzeye erişebilmesinin ancak
Eczacı okulu'nun Fakülte haline getirilmesi ile mümkün olacağı
düşüncesini tekrar ortaya atmıştır.
Profesör Çelebioğlu, sonunda Okulun Fakülte haline getirilmesi için
verdiği uğraşta başarılı olmuş ve bir süre Eczacılık Fakültesi öğretim
üyesi olarak çalışma mutluluğuna erişmiştir.
Eczacılık öğretim kurumunun Fakülte haline getirilmesinin yararlarını
savunanlardan biride Ankara Üniversitesi, Tıp Fakültesi Materia Medika (
İlaç bilgisi ) öğretim üyesi Prof. Dr. Mustafa Suner olmuştur. Onun
başarılı ve akıllı çalışmaları sayesinde Ankara Üniversitesi Tıp
Fakültesi, Profesörler kurulu Ankarada bir Eczacılık Fakültesi açılması
için karar almış ve bu karar uyarınca Türkiyenin İlk eczacılık Fakültesi
olan Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi, 1960 yılında öğretime
başlamıştır. Bunu 1962 yılında İsatnbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi
izlemiştir.
ECZACILIK VE ECZANELER
Cumhuriyetin ilk dönemlerinde eczaneler sadece büyük şehirlerde
toplanmış olup, bazı il ve bir çok ilçede eczane bulunmuyordu.
Bu duruma bir çare bulmak, eczacıları ve eczaneleri mali bakımdan
kuvvetlendirmek ve halk sağlığına yardım eden kurumlar haline getirmek
için 1927 yılında 964 sayılı ' Eczaneler ve Eczacılar hakkında kanun '
çıkartılmıştır.
ECZACILIK ÖĞRETİMİ
Cumhuriyet döneminin başlangıcında Eczacı Mektebi, Tıp Fakültesine bağlı
olarak 1909 yılında yerleştiği Kadırga Meydanın'ndaki Menemenli Mustafa
Paşa ( halen yerinde Kadırga ilkokulu bulunmaktadır ) konağında Diş
hekimliği ile birlikte öğretim yapıyordu.
Mektebe 1924 yılından itibaren lise çıkışlı öğrenciler alınmaya
başlanmıştır. Öğretim süresi 3 yıldır ve öğretim programı olarak Paris
Eczacılık Fakültesi programlarına yakın bir program uygulanmaktadır.
Öğretim programında zaman zaman değişiklik yapılmıştır. Bazı derslerin
okutuldukları yıllar değiştirilmiş ve bazı yeni dersler konuları ( 1926
yılında ilave edilen hayati kimya ve hidroloji gibi ) programa
alınmıştır.
Türkiyede eczacılık öğretim kurumları uzun süre Eczacı Mektebi, Eczacı
sınıfı veya Eczacı Şubesi, gibi isimler altında ve fakat daima Tıp
Mektebi veya Fakültesi'ne bağlı olarak idare edilmiştir.
ECZACILIK GÜNÜ
Bir çok meslekte olduğu gibi, eczacılık mesleğininde birarada toplanıp
sorunlarını, meslekteki ilerlemeleri, gelecekte yapılması düşünülen
işlerin toplu olarak görüşülebileceği bir 'Eczacılık Günü ' olmasını
eczacılar eskiden beri istemektedirler.
Türk Eczacıları Birliği'nin 3. Büyük Kongresi ( kasım 1958 ), bir
eczacılık günü tarihinin saptanması hakkında karar alınmıştır. Bu karar
Türk Eczacılar Birliği Merkez Heyetinin eylül 1967 tarihli toplantısında
görüşülmüş ve Türkiye de ilk eczacılık eğitiminin yapıldığı kurulış olan
Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye- i Şahane ( Askeri Tıp Mektebi ) nin Sultan
Mahmud II tarafından açıldığı gün olan 14 mayıs günü Eczacılık Günü
olarak kabul edilmiş ve ilk Eczacılık Günü toplantısı 14 mayıs 1968
tarihinde İstanbul da yapılmıştır.
İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi yayınlarından derlenmiştir.